Bir aydan fazla olmuş buraya yazmayalı. Oysa o kadar çok şey oldu ki. Şu an dışarısı güneşli. Pencerem açık. Arkada fizy'den Sezen Aksu "beraber olamayız benim gibi biliyorsun" diyor hüzünlü hüzünlü. Olanları anlatacak değilim. Boşuna bekleme sevgili okurum. Çünkü olayların öznesi başkaları. Ben kenarından dahil oldum. Ama okkalı bir dahiliyet.
Ben sadece son birkaç günde benim başıma gelenleri söyleyeyim. Geçen Salı günü Ayfer Tunç'un söyleşisine katıldım. S. beni son dakikada ekti. O da gelecekti. Bu arada S. da blog açmış. Senin tarzında yazıyorum dedi. Komiğime gitti. Söyleşiden çıkışta kızlarla oturduk bir yerde çay filan içtik sohbet ettik. Kızlardan ayrıldıktan sonra ben fünikülerle eve ulaşmaya çalışırken fünikülerde bir yakışıklıyla sohbet ettim. Galiba karşılıklı hoşlaştık. Sonra herkes kendi yoluna gitti. Fakat gelecek Salı ikimiz de bir diğer edebiyat söyleşisine katılacağız. Füniküler yukarı çıkana kadar bunu sabitleyebildik en azından.
Perşembe akşamı akşamın saat sekizinde durup dururken bir iş teklifi aldım. Bir kaç saat sonra televizyonun ekranında M.'ı belirdi aniden. Bu blogda sevdiğim adam diye geçen bir süre önce. Canlı yayında. Yani o an ordaydı. Ve ne yaptığını görebiliyordum. Çokça sıkılıyordu. İşiyle gücüyle uğraşıyordu her zamanki gibi. Şimdi ekşi sözlük'te hakkında daha çok entry girilmiştir. Bak şimdi aklıma geldi. Bir ara girer bakarım.
Sonra Cuma günü, bana gelen iş teklifini değerlendirip, gece M.'ı izliycem diye sabahın üçünde yatmış olmama rağmen erken kalkıp görüşmede işi kaptım.
Şu son bir ayda kiliseye bile gittim. Üç mum yaktım. Evet ateisttim ben. Ama fanatik ateist değilim herhalde. Bazen ne düşündüğümü ben de bilmiyorum. Gene gidebilirim. İş görüşmesine giderken, yokuşu çıkarken, sanki babam yanımdaymış gençmiş ve benimle beraber benim yanımdan yürüyormuş gibi hissettim. Yanımdan yürüyor ve moral veriyormuş gibi. Moral veriyor ve beni sakinleştiriyor gibi. Merak etme kızım, ben yanındayım der gibi. Babam yanımdayken başaramayacağım iş yoktur sanki. Var mı?
Şu son bir ayda doğum olayıyla ilgili de çok düşündüm. Doğum sanki seni hayata hazırlamak için en önemli ders. İlk başta rahatın yerinde. Ekmek elden su gölden kelimenin tam anlamıyla. Sonra birden bire o sıcacık sular şarr diye gidiyor, bir anda aman demeden. Arkasından kafan daracık bir yere sıkışıyor. Anan ağlıyor. Sanki çok fena gidişat. Sonra daha kafan kurtulmadan kıçın da dara giriyor. Kan revan içinde buz gibi bir yere çıkıyorsun. Tam kurtuldum galiba en azından kafam sıkışıklıktan kurtuldu derken, kıçına bir şamar yiyorsun. Avazın çıktığı kadar bağırıyorsun artık. Ama tüm bunlara dayandıktan sonra, seni bir güzel temizleyip pamuklara sarıyorlar. Sıcacık tutup kucaklarda taşıyorlar. Ben sezaryenle doğmuşum gerçi. Ama hayat bazen bunu yapıyor. Dayanabilmek lazım. Kıçına bir şamar yedikten sonra bile. Tıpta öğrenmiştik. O çığlığın kan basıncı üzerindeki etkisi ile kalpte bulunan bir delik kapanıyor ve kalp normal işlevini yapmaya başlıyor. Anne karnındaysa o delik gerekli. O zaman dolaşım sistemi farklı. Öyle işte.
Hiçbir şey bilmiyoruz. Hayatla ilgili. Hiçbir şey.
Bahar gelsin artık. Gerçi perşembe günü işbaşı yapıyorum. Olsun bahar bahardır.
Yazar ne yazar ne yazamaz ve Yazar yavaş yavaş yazar
yazmak isteyip bir türlü yazamayan bir istanbul'lunun online günlüğü...hayatından, dertlerinden bazen de aşklarından bir kesit...
26 Şubat 2012 Pazar
Son havadisler.
Etiketler:
günlük,
manyak hayat
| Tepkiler: |
16 Ocak 2012 Pazartesi
Everybody hurts.
Kalbini delip geçer. Parça parça olursun. Toparlanmaya çalışırsın. Önemsememeye bakarsın. Başka bir açıdan yaklaşmaya uğraşırsın. Kendini avutmak istersin. Zamanla silinir. Ama zaman sonra gene yapacağını yapar. Aynı şey tekrarlanır. Bu bazen kalkanlarının zayıf yerinden geçebilen bir bakıştır. Bazen beklemediğin bir söz. O ağızda ve o anda çıktığı için kırıcıdır. Batar. Kırıcı olduğunun farkında bile olmayabilir. Bazen de kasten kırıcıdır ve amacına ulaşır. Bazen de işte, bir insanı sadece kayıtsızlık darma duman eder. Önemsediğin bir insan. Seni önemsemesini beklediğin. Çok değil asgari düzeyde. Ama önemsemez. Hatta varlığını bile unuttuğunu fark edersin. Seni o an tekrar görene dek. Görür hatırlar ve geçer. Meşgül bir insan dersin. Ne var ki hep meşgül olmuştur. Sana. Belki abartıyorum. Belki de hiç abartmıyorum. Acıttığına göre şu an içimde derin bir yerleri, bir gerçekliği olmalı.
Belki farkında olmadan aynısını ben de başkasına yapıyorum. Bilmiyorum.
Belki onu önemsediğimi bile bilmiyor. Ondan asgari düzeyde bir ilgi beklediğimi. Kasten ilgisiz olacak kadar bile bir yerim yok onun ruhunda. Canım acıyor o eski yerden. Böyle zamanlarda buhar olup kaybolmak istiyorum havada.
Alıntı tam olmayabilir. Aklımda kaldığınca yazdım. Kitap yanımda değil, S.'da. Ben öyle bir insanım işte. Çantayı indirip yere koyuyorum bazen. Ve yaşama dürtüsü işe koyuluyor hemen. Pişman olursun bak. Acaip güzel günler var ilerde, bir bilsen, hayatta intihar etmezsin. S.ktiğimin günleri. Deme öyle. Bilmiyorsun. Yıllar sonra D. 'yle tekrar karşılaştığında demedin mi iyi ki geçen sefer ölmemişim diye. S.ktiğimin D.'si. Şimdi öyle oldu. Bilmiyorsun ki. İlerde karşına seni o kadar sevindiren kim çıkacak. Hem evinde yaşadığın huzur var. Sen kahvaltı ederken bile hayat ne güzel demez misin? Tamam ya sus artık anladım. İyi tamam. O çantayı kaldır ortalıktan bir de çay koy madem.
Kırıldım. Belki hassas bir zamanım. Belki başka zaman da olsa kırılırdım. Belki de başka zaman bu acının izlerini daha kolay süpürürdüm. Ama bunun reseptörlerle bir alakası olmalı. Reseptörleri S.'la konuşurken düşündüm. Ruhumuzda oyuk şeklinde reseptörler var, hep aynı tip insan gelip dolduruyor onları dedim. Başka tip gelirse o reseptörü doldurmuyor ve bağlanmıyor.
Ben de bir reseptör ayarına geçmeliyim. O zaman çok şey değişir.
İki günlük dünya zaten. Amaaan. Kendi hayatıma baksam ben. Okunacak kitaplarım var. Pakrat Estukyan'ın Hay Hikayeler'i var mesela. Bu gece onu da gördüm kalabalığın içinde. Pakrat Estukyan'ı. Kitap yanımda olsaydı imza isterdim. Aslı Erdoğan'ın Kırmızı Pelerinli Kent'i de var. Sonra Yekta Kopan'lar: Aşk mutfağından yalnızlık tarifleri ve Kediler güzel uyanır. Hakan Günday'ınkiyle beraber almıştım bunların hepsini. Kendime yılbaşı hediyesi paketim. Yılbaşı da bahanesi tabii. Hakan Günday taze bitti. Çok çarpıcıydı. Çok cesur ve şiirsel buldum. Şiddeti bu kadar şiirsel yazan başka biri var mıdır? Şiddetten nefret eden bana bile okuttu o kitabı. İlk satırlarda kesinlikle yanlış bir kitap seçimi diye düşündüm. Keşke almasaydım. Fakat o kadar güzel yazılmıştı ki belki katlanabilirdim. Azar azar devam ettim. Ve sonra alıştım. Öyle bir sardı ki. Günlerce herkesle sadece bu kitabı konuşmak istedim. Günde onsekiz defa. Hiç bıkmadan. Yazın söyleşisine gitmiştim. Keşke söyleşisi şimdi olsa diye hayıflandım.
Yazasım gelmişti bu gece. Zor başladım şimdi de bırakmak istemiyorum. Stat counter'ın istatistikleri konusu var. Wordpress'in iç istatistiği ile arasında bir tutarsızlık var. Wordpress geçenlerde bir günde 550 'yle rekora koşarken aynı gün için stat counter 80 diyordu. Statcounter'a güvenim sarsıldı.
Bu konu da bitti. Ama hiç yatasım yok. Bari yatakta kitap okuyim madem. Hakan Günday'dan sonra başka kitap okumak zor gerçi. İnsan sevgilisinden ayrılır ayrılmaz kendini başka sevgilinin kollarına atıyormuş gibi. Bir sadakatsizlik hali. Hiç tarzım değildir. Saat üçe geliyor.
Belki farkında olmadan aynısını ben de başkasına yapıyorum. Bilmiyorum.
Belki onu önemsediğimi bile bilmiyor. Ondan asgari düzeyde bir ilgi beklediğimi. Kasten ilgisiz olacak kadar bile bir yerim yok onun ruhunda. Canım acıyor o eski yerden. Böyle zamanlarda buhar olup kaybolmak istiyorum havada.
Bazı insanlar ölümü bir çanta gibi sırtlarında taşır. Yorulduklarında indirip intihar etmek isterler.Hakan Günday, Az.
Alıntı tam olmayabilir. Aklımda kaldığınca yazdım. Kitap yanımda değil, S.'da. Ben öyle bir insanım işte. Çantayı indirip yere koyuyorum bazen. Ve yaşama dürtüsü işe koyuluyor hemen. Pişman olursun bak. Acaip güzel günler var ilerde, bir bilsen, hayatta intihar etmezsin. S.ktiğimin günleri. Deme öyle. Bilmiyorsun. Yıllar sonra D. 'yle tekrar karşılaştığında demedin mi iyi ki geçen sefer ölmemişim diye. S.ktiğimin D.'si. Şimdi öyle oldu. Bilmiyorsun ki. İlerde karşına seni o kadar sevindiren kim çıkacak. Hem evinde yaşadığın huzur var. Sen kahvaltı ederken bile hayat ne güzel demez misin? Tamam ya sus artık anladım. İyi tamam. O çantayı kaldır ortalıktan bir de çay koy madem.
Kırıldım. Belki hassas bir zamanım. Belki başka zaman da olsa kırılırdım. Belki de başka zaman bu acının izlerini daha kolay süpürürdüm. Ama bunun reseptörlerle bir alakası olmalı. Reseptörleri S.'la konuşurken düşündüm. Ruhumuzda oyuk şeklinde reseptörler var, hep aynı tip insan gelip dolduruyor onları dedim. Başka tip gelirse o reseptörü doldurmuyor ve bağlanmıyor.
Ben de bir reseptör ayarına geçmeliyim. O zaman çok şey değişir.
İki günlük dünya zaten. Amaaan. Kendi hayatıma baksam ben. Okunacak kitaplarım var. Pakrat Estukyan'ın Hay Hikayeler'i var mesela. Bu gece onu da gördüm kalabalığın içinde. Pakrat Estukyan'ı. Kitap yanımda olsaydı imza isterdim. Aslı Erdoğan'ın Kırmızı Pelerinli Kent'i de var. Sonra Yekta Kopan'lar: Aşk mutfağından yalnızlık tarifleri ve Kediler güzel uyanır. Hakan Günday'ınkiyle beraber almıştım bunların hepsini. Kendime yılbaşı hediyesi paketim. Yılbaşı da bahanesi tabii. Hakan Günday taze bitti. Çok çarpıcıydı. Çok cesur ve şiirsel buldum. Şiddeti bu kadar şiirsel yazan başka biri var mıdır? Şiddetten nefret eden bana bile okuttu o kitabı. İlk satırlarda kesinlikle yanlış bir kitap seçimi diye düşündüm. Keşke almasaydım. Fakat o kadar güzel yazılmıştı ki belki katlanabilirdim. Azar azar devam ettim. Ve sonra alıştım. Öyle bir sardı ki. Günlerce herkesle sadece bu kitabı konuşmak istedim. Günde onsekiz defa. Hiç bıkmadan. Yazın söyleşisine gitmiştim. Keşke söyleşisi şimdi olsa diye hayıflandım.
Yazasım gelmişti bu gece. Zor başladım şimdi de bırakmak istemiyorum. Stat counter'ın istatistikleri konusu var. Wordpress'in iç istatistiği ile arasında bir tutarsızlık var. Wordpress geçenlerde bir günde 550 'yle rekora koşarken aynı gün için stat counter 80 diyordu. Statcounter'a güvenim sarsıldı.
Bu konu da bitti. Ama hiç yatasım yok. Bari yatakta kitap okuyim madem. Hakan Günday'dan sonra başka kitap okumak zor gerçi. İnsan sevgilisinden ayrılır ayrılmaz kendini başka sevgilinin kollarına atıyormuş gibi. Bir sadakatsizlik hali. Hiç tarzım değildir. Saat üçe geliyor.
| Tepkiler: |
5 Ocak 2012 Perşembe
Hokkabazın halleri.
Yeni yılın ilk postundan merhabalar.
Dışarda nefis bir güneş var. Kahvaltımı bitirdim. Çay bardağımı yanıma aldım, demlikte kalan çayı bitirene kadar içiyorum. Yeni bir adet edindim: portakal yedikten sonra kabuklarını atmıyorum, dilimleyip çaya ve hatta kahveye atıyorum. Evet french press'in içine portakal kabukları ekliyorum, Beste'nin yılbaşı liköründen esinlendim. Çok sofistike bir tat ortaya çıkıyor: portakalın hafif fakat kendine özgü kokusu kahvenin arkasına saklanıyor azıcık da taşıyor arkasından. Tavsiye ederim.
Yeni yılla ilgili kararlarım bu sene diğerlerine göre farklı. Genel anlamda daha kaliteli bir hayat hedefledim. Daha kaliteli bir hayat herkes için farklı farklı şeyler ifade edebilirken, benim için, temel olarak güzel filmleri, ilginç sergileri, kitapları kaçırmamak, aktif bir hayata ağırlık vermek (bunun içinde spor var) ve haftada en az bir kez değişik bir yemek tarifi denemek var. Bu doğrultuda ilk haftanın yemeği, bir fransız klasiği olan hachis parmentier oldu. Aslında tadı kıymalı patatesli musakkadan pek de farklı değil sadece fırından çıkmış borcamda görüntüsü daha güzel. Yanına da güzel bir cacık yaptım. Genelde döne dolaşa aynı sekiz-dokuz yemeği yiyorum. Ama değişik tarifler denemek istiyorum. Mesela hiç karnıyarık pişirmedim ben. Tatlı repertuarım nispeten daha genişken, ana yemeklerden sınıfta kalıyorum.
Yazıya da bir çalışma çerçevesi bulamıyordum. Şimdi bir haftalık yazı planı ile çalışmayı deniyorum. Bugün üçüncü gün. Sistem fena gitmiyor. Bakalım.
Böyle anlatınca sanki herşey tıkır tıkır işliyormuş, ben de arzu ettiğim hayatı yaşıyormuşum gibi yanlış bir kanıya varılabilir. Oysa ben kendimi iki eliyle üç top çevirmeye çalışan bir hokkabaz gibi hissediyorum. Yazıyı yakalasam, spor dışarda kalıyor, yazıyla sporu yakalasam akşam yemeğini pişirmeye zaman kalmıyor.
Plan program yapsam kağıt üzerinde bile yetişemiyorum. Hem sergi gezmek, hem yüzmeye gitmek, hem yazı yazmak, hem ortalığı toplayıp yemek hazırlamak olmuyor işte. Belki daha derinden yaklaşmak gerekiyor olaylara. Belki de üzerinde biraz daha düşünmek. Bilemedim. Düşünerek hallolacak bir sorun olsa bari. Belki de öyledir. Bir denemeli.
Böyle işte sevgili günlük. Şimdi bir üst paragraftaki denklemi çözmeye girişeyim bari. Bu hokkabazlık halleri sona ersin.
Dışarda nefis bir güneş var. Kahvaltımı bitirdim. Çay bardağımı yanıma aldım, demlikte kalan çayı bitirene kadar içiyorum. Yeni bir adet edindim: portakal yedikten sonra kabuklarını atmıyorum, dilimleyip çaya ve hatta kahveye atıyorum. Evet french press'in içine portakal kabukları ekliyorum, Beste'nin yılbaşı liköründen esinlendim. Çok sofistike bir tat ortaya çıkıyor: portakalın hafif fakat kendine özgü kokusu kahvenin arkasına saklanıyor azıcık da taşıyor arkasından. Tavsiye ederim.
Yeni yılla ilgili kararlarım bu sene diğerlerine göre farklı. Genel anlamda daha kaliteli bir hayat hedefledim. Daha kaliteli bir hayat herkes için farklı farklı şeyler ifade edebilirken, benim için, temel olarak güzel filmleri, ilginç sergileri, kitapları kaçırmamak, aktif bir hayata ağırlık vermek (bunun içinde spor var) ve haftada en az bir kez değişik bir yemek tarifi denemek var. Bu doğrultuda ilk haftanın yemeği, bir fransız klasiği olan hachis parmentier oldu. Aslında tadı kıymalı patatesli musakkadan pek de farklı değil sadece fırından çıkmış borcamda görüntüsü daha güzel. Yanına da güzel bir cacık yaptım. Genelde döne dolaşa aynı sekiz-dokuz yemeği yiyorum. Ama değişik tarifler denemek istiyorum. Mesela hiç karnıyarık pişirmedim ben. Tatlı repertuarım nispeten daha genişken, ana yemeklerden sınıfta kalıyorum.
Yazıya da bir çalışma çerçevesi bulamıyordum. Şimdi bir haftalık yazı planı ile çalışmayı deniyorum. Bugün üçüncü gün. Sistem fena gitmiyor. Bakalım.
Böyle anlatınca sanki herşey tıkır tıkır işliyormuş, ben de arzu ettiğim hayatı yaşıyormuşum gibi yanlış bir kanıya varılabilir. Oysa ben kendimi iki eliyle üç top çevirmeye çalışan bir hokkabaz gibi hissediyorum. Yazıyı yakalasam, spor dışarda kalıyor, yazıyla sporu yakalasam akşam yemeğini pişirmeye zaman kalmıyor.
Plan program yapsam kağıt üzerinde bile yetişemiyorum. Hem sergi gezmek, hem yüzmeye gitmek, hem yazı yazmak, hem ortalığı toplayıp yemek hazırlamak olmuyor işte. Belki daha derinden yaklaşmak gerekiyor olaylara. Belki de üzerinde biraz daha düşünmek. Bilemedim. Düşünerek hallolacak bir sorun olsa bari. Belki de öyledir. Bir denemeli.
Böyle işte sevgili günlük. Şimdi bir üst paragraftaki denklemi çözmeye girişeyim bari. Bu hokkabazlık halleri sona ersin.
Etiketler:
falan filan,
günlük,
oh happy days
| Tepkiler: |
27 Aralık 2011 Salı
Bana hala gıpgıcırmış gibi gelen 2011'i tüketmek üzereyiz. Gidiyor. Muhasebesini yapmak istemiyorum bu senenin. Yapsam da buradan yayınlamam. Kimsenin ilgisini çekmez nasılsa. Zamanın geçmesi beni etkilese de. Zamana hükmetmek. İnsanın en büyük aciziyeti. Zaman sonsuz, bizim zamanımız sonlu. Mekan da sonsuz oysa apartmanlarda üst üste yaşıyoruz. Bir arsayı almak istesek parayla. Evet bu sıralar derin düşüncelerdeyim. Einstein okuyorum, söylemesi ayıp.
Geçen hafta şehir dışındaydım. Kardeşim ve yeğenimle dağa gittik. Yolculuk yapmayı seviyorum. Sıkıntısı da var tabii. Hele belli bir ortama ilk defa gidiyorsan. Sana işin raconunu gösterecek kimse yoksa. Öncesinde Kunegond'u arayıp aklımdaki sorulara yanıt aldım. Sonra oradayken de kayak etiketi altında yazdıklarını okudum. Çok iyi geldi. Biraz da kayak hocasından malumat toplayınca idare ettik işte.
Çünkü kayak yaptım ilk defa. O kadar çok istemişim ki kaymayı. Televizyondan o kadar çok izlemişim ki o slalomları. Şimdi artık ölsem de gözüm arkada kalmaz. Tabii ki bazı tehlikeler atlattım. İkinci derste az kalsın rahmetli oluyordum. Sapan yetersiz kalıp uçuruma doğru meyil edince. Hoca arkadan "aç arkaları" diye bağırınca, bağırırken sesine karışan dehşeti sezince. Ya da bana öyle geldi. Sapan yetmeyince nerden geldiğini anlamadığım bir refleksle kayakları sağa çevirebildim ve yol kenarındaki tümsek beni durdurdu. Kayakları çeviremeseydim önüm ağaçlar ve çok dik ve dar bir yokuştu. Sonra sanki bir şey olmamış gibi tıkır tıkır geri döndüm. Karizmayı çizdirmedim yani! Son gün en güzeliydi. Ta tepeden aşağıya üç kere kaydım. Çok hızlı bile gittim. Martta tekrar gitmek istiyorum. Kısmet olursa.
O kadar kayak diyarında zaman geçirince herşeyi kayak olarak algılamaya başlıyor insan. Dönüş yolunda arabalar mesela. Kayıyorlar sanki. Düz yolda hem de. Bazen ne kadar tehlikeli hareketler yapıyorlar. Eskiden fark etmezdim. Sonra daha soyut şeylere de kayak gözüyle bakıyorsun. Hayattaki tersliklere mesela. Tümsek o diyorum. Sen kaymana bak. Dengeni bozma. Sen ilerlediğinde o tümsek geride kalacak. Kızma ona. Geç yolunu. Panik yok. Panik yapmamak. Kontrolü kaybettiğinde bile. Meçhule doğru giderken önünden arkandan insanlar mermi gibi geçerken bile. Çok güzeldi be. Aklım orada kalmış. Ayrıca otel de çok konforluydu. Mutfağı muhteşem. Tabii bütün gün açık havada spor yapan insanları doyuracak şekilde hazırlanmış. Yedikçe yedim. Yedikçe kiloları da aldım. Ama benim önüme yirmi çeşit tatlı koyarsan olacağı bu. Hele o üzerinde dumanı tüten kremalı sufleye, o dağ başında kim dayanır? Affetmedim. Edemezdim.
Kondisyonum zayıf olduğu için ve kendi başıma kayamayacağım için günde en fazla bir saat kaydım. Geri kalan zaman çoğunlukla otel lobisinde şömine başında geçti.
Ne diyordum? Dönüş yolu. Binmişim otobüse. Yolu bilmiyorum. Otobüsü kullanan biliyor nasılsa. Teslim olmuşum. Karanlıkta gidiyoruz. Ben cam kenarındayım. Bilgisayarı açtım. Otobüste verdikleri kulaklığı bilgisayara taktım. Klasik müzik. Yolda nasıl güzel gidiyor. Bir yandan evernote'u açtım. Sonra okumak üzere topladığım makaleleri. Einstein'ın genel görelilik kuramına o zaman sardım. Günlerdir entellektüel pek bir faaliyetimin olmamasından mıdır nedir, okuyasım geldi. Uzay-zamandan bahsediyor. Kütlelerin uzay -zamanı eğip bükerek onları etkilemesinden. "Zaman" diyor makale, "geleceğe doğru serbest düşüştedir". Otobüsün yolda kayışına bakıyorum gözlerimi camdan dışarı dikip. Düşüyoruz yani. Dursak bile düşüyoruz. Bir an başım dönecek gibi oluyor. Toparlanıyorum. İyi ki otobüsü kullanan ben değilim. Bende yükseklik korkusu var. Nasıl olacak bundan sonrası?
Neyse kazasız belasız döndük. Sadece soğuk algınlığı gibi bir durumum var. Kardeşimden kaptım. Kuşburnu çayı içiyor, viks ile buhar banyosu soluyorum. Evi havalandırıyorum. Dinlenmeye çalışıyorum. Belki iki senedir rafta duran Diary of a wimpy kid'den 1oo küsür sayfa okudum. Dün de havuza gittim. Bu sene kesinlikle masa başı işlerini sportif faaliyetlerle dengeleme niyetindeyim. Bakalım.
Geçen hafta şehir dışındaydım. Kardeşim ve yeğenimle dağa gittik. Yolculuk yapmayı seviyorum. Sıkıntısı da var tabii. Hele belli bir ortama ilk defa gidiyorsan. Sana işin raconunu gösterecek kimse yoksa. Öncesinde Kunegond'u arayıp aklımdaki sorulara yanıt aldım. Sonra oradayken de kayak etiketi altında yazdıklarını okudum. Çok iyi geldi. Biraz da kayak hocasından malumat toplayınca idare ettik işte.
Çünkü kayak yaptım ilk defa. O kadar çok istemişim ki kaymayı. Televizyondan o kadar çok izlemişim ki o slalomları. Şimdi artık ölsem de gözüm arkada kalmaz. Tabii ki bazı tehlikeler atlattım. İkinci derste az kalsın rahmetli oluyordum. Sapan yetersiz kalıp uçuruma doğru meyil edince. Hoca arkadan "aç arkaları" diye bağırınca, bağırırken sesine karışan dehşeti sezince. Ya da bana öyle geldi. Sapan yetmeyince nerden geldiğini anlamadığım bir refleksle kayakları sağa çevirebildim ve yol kenarındaki tümsek beni durdurdu. Kayakları çeviremeseydim önüm ağaçlar ve çok dik ve dar bir yokuştu. Sonra sanki bir şey olmamış gibi tıkır tıkır geri döndüm. Karizmayı çizdirmedim yani! Son gün en güzeliydi. Ta tepeden aşağıya üç kere kaydım. Çok hızlı bile gittim. Martta tekrar gitmek istiyorum. Kısmet olursa.
O kadar kayak diyarında zaman geçirince herşeyi kayak olarak algılamaya başlıyor insan. Dönüş yolunda arabalar mesela. Kayıyorlar sanki. Düz yolda hem de. Bazen ne kadar tehlikeli hareketler yapıyorlar. Eskiden fark etmezdim. Sonra daha soyut şeylere de kayak gözüyle bakıyorsun. Hayattaki tersliklere mesela. Tümsek o diyorum. Sen kaymana bak. Dengeni bozma. Sen ilerlediğinde o tümsek geride kalacak. Kızma ona. Geç yolunu. Panik yok. Panik yapmamak. Kontrolü kaybettiğinde bile. Meçhule doğru giderken önünden arkandan insanlar mermi gibi geçerken bile. Çok güzeldi be. Aklım orada kalmış. Ayrıca otel de çok konforluydu. Mutfağı muhteşem. Tabii bütün gün açık havada spor yapan insanları doyuracak şekilde hazırlanmış. Yedikçe yedim. Yedikçe kiloları da aldım. Ama benim önüme yirmi çeşit tatlı koyarsan olacağı bu. Hele o üzerinde dumanı tüten kremalı sufleye, o dağ başında kim dayanır? Affetmedim. Edemezdim.
Kondisyonum zayıf olduğu için ve kendi başıma kayamayacağım için günde en fazla bir saat kaydım. Geri kalan zaman çoğunlukla otel lobisinde şömine başında geçti.
Ne diyordum? Dönüş yolu. Binmişim otobüse. Yolu bilmiyorum. Otobüsü kullanan biliyor nasılsa. Teslim olmuşum. Karanlıkta gidiyoruz. Ben cam kenarındayım. Bilgisayarı açtım. Otobüste verdikleri kulaklığı bilgisayara taktım. Klasik müzik. Yolda nasıl güzel gidiyor. Bir yandan evernote'u açtım. Sonra okumak üzere topladığım makaleleri. Einstein'ın genel görelilik kuramına o zaman sardım. Günlerdir entellektüel pek bir faaliyetimin olmamasından mıdır nedir, okuyasım geldi. Uzay-zamandan bahsediyor. Kütlelerin uzay -zamanı eğip bükerek onları etkilemesinden. "Zaman" diyor makale, "geleceğe doğru serbest düşüştedir". Otobüsün yolda kayışına bakıyorum gözlerimi camdan dışarı dikip. Düşüyoruz yani. Dursak bile düşüyoruz. Bir an başım dönecek gibi oluyor. Toparlanıyorum. İyi ki otobüsü kullanan ben değilim. Bende yükseklik korkusu var. Nasıl olacak bundan sonrası?
Neyse kazasız belasız döndük. Sadece soğuk algınlığı gibi bir durumum var. Kardeşimden kaptım. Kuşburnu çayı içiyor, viks ile buhar banyosu soluyorum. Evi havalandırıyorum. Dinlenmeye çalışıyorum. Belki iki senedir rafta duran Diary of a wimpy kid'den 1oo küsür sayfa okudum. Dün de havuza gittim. Bu sene kesinlikle masa başı işlerini sportif faaliyetlerle dengeleme niyetindeyim. Bakalım.
Etiketler:
",
günlük,
oh happy days,
su gibi akıp gider zaman
| Tepkiler: |
15 Aralık 2011 Perşembe
Kendi halimdeyim...
Yeni bir yazı sitesi keşfettim. Görselliği vasat. Sunuma pek özen göstermemiş. Bir sürü yerde aynı yerlere tekrar tekrar bağlantılar vermiş. Karma karışık. Fakat çok faydalandım. O kadar faydasını gördüm ki romanın başrol karakteri üzerinde çalıştım bugün. Zannettiğim kadar kolay yazmıyormuşum. Karakter yaratmakta çok başlarındaymışım işin. En başlarında. Biraz hazmetmem lazım oradaki bilgileri. Oturması zaman alacak. Ama bir türlü romanı yazamayan insanlara tavsiye ederim. Roman fikri nedir? Neye benzer? Nasıl bulunur? Mesela ben zibilyon çeşit karakter yaratabilirim diye düşünüyordum. Fakat yazmayı bitirdikten sonra herşey kağıt üzerinde kalıyor. Ete kemiğe bürünmüyor. O zaman da hevesim kaçıyor. Eksik yapıyormuşum. Sitede örneklerle anlatıyor. Neyse ilgi duyan bir baksın diyelim ve bu konuyu burada keselim.
Pazartesi günü nihayet havuza yazıldım. Salı günü de ders dönüşü olmasına ve saatin akşam sekiz buçuk olmasına aldırmadan, akşam yemeğini bile yemeden pılımı pırtımı toplayıp havuza gittim. Yirmi dakika yüzdüm. Havuzdan çıkıp soyunma odalarına geldiğimde nefes nefeseydim. Duşumu aldım. Üzerimi giyindim. Kendi kendime, bu saatte de havuza mı gidilirmiş, daha akşam yemeği pişireceğimi, o saatte orada olmanın delilik olduğunu söylene söylene spor çantasını sırtlamış oradan ayrılıyordum ki, birden acaip bir huzur çöktü sanki üzerime. Nasıl bir kendinden memnun olma hali...Meğer ben aktif bir hayatı yaşamak istiyormuşum da ilk defa bünyeme bunu yaşatmışım gibi. Endorfin mi salgıladı acaba beyin? Bilemedim şimdi, ama çok güzeldi. Sekiz kilometre yürüdüğüm zamanlar bile böyle olmuyordu.
Bugün de işte biraz roman kahramanı üzerine çalıştım, bir yandan da tarçınlı zencefilli kurabiye pişirdim. Mutfak o kadar güzel koktu ki. Tıpkı çocukken, annemin mutfağının kokusu gibi. Nostaljik bir kokuydu. İnsanı mutlak güvende hissettiren bir koku. Bu arada önemli bir keşifte bulundum: artan kurabiye hamurunu, ikinci fırın tepsisinde eşzamanlı olarak pişirdim. Yani ben önceden bir posta kurabiye pişirir, ilk tepsidekiler ılınırken ikinci tepsiyi üşene üşene fırına atardım, bir yirmi dakika da onlar pişerdi. Bugünse, böyle artan bir dolu hamura üşene üşene bakarken, böyle birdenbire sanki bir yerden vahiy geldi, aynı bir dedektif edasıyla, dedim ki kendime, kız yazar, aklını başına topla, sence o fırın tepsilerinden neden iki tane var? Yoksa mı???? Ve ikisini birden attım fırına. Tabii bir tanesinin altı daha fazla pişti bir tanesinin üstü ama gelecek sefer, o ikisinin yerlerini pişme süresinin yarısında filan değiştirebilirim. Alttaki üste üsteki alta. Bitti gitti. Neden daha önce akıl etmediysem!
Yeni çeviri işi geldi, bu akşam onu yapacağım. Yarına hazır olması lazım. Nasılsa roman üzerine bugün yeterince çalıştım. Çabucak onu da yapar bitiririm. Bir sayfa filan. Pucca çıktığından beri Okan'ı izliyorum akşamları. Başka da izleyecek bir şey bulamıyorum. Bu akşam da uykum gelmezse izlerim. Haydin ben kaçtım.
Pazartesi günü nihayet havuza yazıldım. Salı günü de ders dönüşü olmasına ve saatin akşam sekiz buçuk olmasına aldırmadan, akşam yemeğini bile yemeden pılımı pırtımı toplayıp havuza gittim. Yirmi dakika yüzdüm. Havuzdan çıkıp soyunma odalarına geldiğimde nefes nefeseydim. Duşumu aldım. Üzerimi giyindim. Kendi kendime, bu saatte de havuza mı gidilirmiş, daha akşam yemeği pişireceğimi, o saatte orada olmanın delilik olduğunu söylene söylene spor çantasını sırtlamış oradan ayrılıyordum ki, birden acaip bir huzur çöktü sanki üzerime. Nasıl bir kendinden memnun olma hali...Meğer ben aktif bir hayatı yaşamak istiyormuşum da ilk defa bünyeme bunu yaşatmışım gibi. Endorfin mi salgıladı acaba beyin? Bilemedim şimdi, ama çok güzeldi. Sekiz kilometre yürüdüğüm zamanlar bile böyle olmuyordu.
Bugün de işte biraz roman kahramanı üzerine çalıştım, bir yandan da tarçınlı zencefilli kurabiye pişirdim. Mutfak o kadar güzel koktu ki. Tıpkı çocukken, annemin mutfağının kokusu gibi. Nostaljik bir kokuydu. İnsanı mutlak güvende hissettiren bir koku. Bu arada önemli bir keşifte bulundum: artan kurabiye hamurunu, ikinci fırın tepsisinde eşzamanlı olarak pişirdim. Yani ben önceden bir posta kurabiye pişirir, ilk tepsidekiler ılınırken ikinci tepsiyi üşene üşene fırına atardım, bir yirmi dakika da onlar pişerdi. Bugünse, böyle artan bir dolu hamura üşene üşene bakarken, böyle birdenbire sanki bir yerden vahiy geldi, aynı bir dedektif edasıyla, dedim ki kendime, kız yazar, aklını başına topla, sence o fırın tepsilerinden neden iki tane var? Yoksa mı???? Ve ikisini birden attım fırına. Tabii bir tanesinin altı daha fazla pişti bir tanesinin üstü ama gelecek sefer, o ikisinin yerlerini pişme süresinin yarısında filan değiştirebilirim. Alttaki üste üsteki alta. Bitti gitti. Neden daha önce akıl etmediysem!
Yeni çeviri işi geldi, bu akşam onu yapacağım. Yarına hazır olması lazım. Nasılsa roman üzerine bugün yeterince çalıştım. Çabucak onu da yapar bitiririm. Bir sayfa filan. Pucca çıktığından beri Okan'ı izliyorum akşamları. Başka da izleyecek bir şey bulamıyorum. Bu akşam da uykum gelmezse izlerim. Haydin ben kaçtım.
Etiketler:
oh happy days,
yazarlık
| Tepkiler: |
9 Aralık 2011 Cuma
Radyo 3 dinliyorum. Gene küçük ışıklar yanıyor. Dışarda bir ara yağmur başlamış. Asfalt ıslak, hava nemli. Az önce kahveyle iyi gider diye bakkaldan çikolata almaya çıkarken fark ettim. Ben daha öğrenciyken bir arkadaşım vardı, yazdan yaza görürdüm, bir de Noel tatilinde Türkiye'ye geldiğimde beraber çıkardık Beyoğlu'na. Bana o zaman demişti: kış mevsimini sevdiğini, soğukta bir süre yürüdükten sonra, bir kafeye girip ısınmanın tadı sadece bu mevsimde çıkar demişti. Üşümeye ne gerek var, yaz olsun, bahar olsun gene kafeye gireriz diye düşünmüştüm. Ama şimdi anladım onu. Sıcacık güzel evime girince dışardan. Üşümek de güzelmiş, sonradan sığınıp ısınabileceğin bir yerin varsa tabii. Seni bekleyen bir fincan filtre kahve, kuru çoraplar, radyoda değişik bir müzik. Dertsiz ve tasasızsan. O günkü görevlerini tamamlamışsan. Önünde birkaç günlük bir tatil varsa. Yoksa da.
Biliyor musun günlük ben geçen hafta yazıya farklı bir açıdan yaklaştım ve iyi geldi. Hikaye parçacıkları yazmanın doğal olarak yaptığım en önemli yazı etkinliği olduğunu keşfettim ve onu denedim. Alt alta gittiği yere kadar hikaye başlangıçları veya ortaları yazdım. Tıkanınca yenisine geçtim. Şu klasik 5N 1K sorularına yanıt aradım: Ne zaman? Kim? Nerede? Ne? Nasıl ve niçin'i zorlamadım. Onlar hikayenin derin tarafı. İlla devam etmek zorunluluğu olmayınca daha serbest yazabiliyorsun, daha cesur oluyorsun. Tıkanırsa tıkansın. Zaten beş satır yazmışsın. Çünkü doğal olarak hep yaptığım ve beni bu kadar senedir "yazar" rumuzuyla bu bloga yazdıran en büyük güç bu. Kendi kendime günde ben diyeyim kırk tane, sen de seksen tane hikaye parçası uyduran benim. Kendimi bildim bileli. Hep de elimde kağıt kalemle dolaşamam ki. Yazmıyorum onları ve gidiyorlar. Aslında birçoğundan bir nane olmaz. Ama gene de hiç kağıdın üzerinde bunu denememiştim. Çünkü hayatın içindeyken geliyorlar aklıma. Film seyrederken, belediye otobüsünde tutunmaya çalışırken, metroda giderken. Yürürken. İnsanları izlerken ve dinlerken. Bir de yazı alıştırmalarında beni en çok sıkan şey, alıştırma yaparken zaman kaybettiğim hissiydi. İyi ama ben ne zaman kendi hikayelerimi yazacağım? İşin zor tarafı tabii ki beyaz kağıdın karşısına oturduğunda kendi hikayenin ne olduğu, neresinden başlayacağın hakkında en ufak bir bilgi sahibi bile olamamak. Bu hikaye başlangıcı yazma yoluyla kendi hikayelerimden birini buldum. Daha önce yazdığım bir öyküde de o temayı işlemişim bilmeden. Romana da yamalanabilir. Öyle bir hikaye çekirdeği çıktı. İşlenmesi lazım.
Asıl ilham nereden geldi söylemezsem çatlarım. "BBC writing a story" diye google'da arattım. Bir tane hikaye ağacı gözüme çarptı: "story plant". Çocuklar için hazırlanmış aslında bu site. Bir tane bitki var. Sen onu suluyorsun. Sana "ne zaman?" diye soruyor. Ve yapraklarında seçenekler sunuyor: çok uzun seneler önce, güneşli bir sabahta falan diye gidiyor. Birini seçiyorsun, site sana bir hikaye başlangıcı sunuyor o seçiminle. Sonra "kim" diye soruyor: yaşlı bir dede ve torunu, Kim ve Jeanny filan. Her seferinde sana seçimini azıcık süsleyerek bir kaç satır yazı çıkartıyor. Öyle öyle gidiyor işte. Otomatik hikaye yazıcısı. Bana ilham veren bu oldu. Onları görünce yazmak kolay birşey gibi geliyor. Ben bunlardan yüz tane yazarım dedim. Daha bile güzelini yazarım. Ve nitekim başladım işte yazmaya.
Şimdi bu yazıyı sonlandırmalı. Gidip çalışmalı. Usul usul. Olduğu kadar. Ve bugün iyi birşeyler yapmış olduğunu düşünerek rüyalar alemine adım atmalı.
Biliyor musun günlük ben geçen hafta yazıya farklı bir açıdan yaklaştım ve iyi geldi. Hikaye parçacıkları yazmanın doğal olarak yaptığım en önemli yazı etkinliği olduğunu keşfettim ve onu denedim. Alt alta gittiği yere kadar hikaye başlangıçları veya ortaları yazdım. Tıkanınca yenisine geçtim. Şu klasik 5N 1K sorularına yanıt aradım: Ne zaman? Kim? Nerede? Ne? Nasıl ve niçin'i zorlamadım. Onlar hikayenin derin tarafı. İlla devam etmek zorunluluğu olmayınca daha serbest yazabiliyorsun, daha cesur oluyorsun. Tıkanırsa tıkansın. Zaten beş satır yazmışsın. Çünkü doğal olarak hep yaptığım ve beni bu kadar senedir "yazar" rumuzuyla bu bloga yazdıran en büyük güç bu. Kendi kendime günde ben diyeyim kırk tane, sen de seksen tane hikaye parçası uyduran benim. Kendimi bildim bileli. Hep de elimde kağıt kalemle dolaşamam ki. Yazmıyorum onları ve gidiyorlar. Aslında birçoğundan bir nane olmaz. Ama gene de hiç kağıdın üzerinde bunu denememiştim. Çünkü hayatın içindeyken geliyorlar aklıma. Film seyrederken, belediye otobüsünde tutunmaya çalışırken, metroda giderken. Yürürken. İnsanları izlerken ve dinlerken. Bir de yazı alıştırmalarında beni en çok sıkan şey, alıştırma yaparken zaman kaybettiğim hissiydi. İyi ama ben ne zaman kendi hikayelerimi yazacağım? İşin zor tarafı tabii ki beyaz kağıdın karşısına oturduğunda kendi hikayenin ne olduğu, neresinden başlayacağın hakkında en ufak bir bilgi sahibi bile olamamak. Bu hikaye başlangıcı yazma yoluyla kendi hikayelerimden birini buldum. Daha önce yazdığım bir öyküde de o temayı işlemişim bilmeden. Romana da yamalanabilir. Öyle bir hikaye çekirdeği çıktı. İşlenmesi lazım.
Asıl ilham nereden geldi söylemezsem çatlarım. "BBC writing a story" diye google'da arattım. Bir tane hikaye ağacı gözüme çarptı: "story plant". Çocuklar için hazırlanmış aslında bu site. Bir tane bitki var. Sen onu suluyorsun. Sana "ne zaman?" diye soruyor. Ve yapraklarında seçenekler sunuyor: çok uzun seneler önce, güneşli bir sabahta falan diye gidiyor. Birini seçiyorsun, site sana bir hikaye başlangıcı sunuyor o seçiminle. Sonra "kim" diye soruyor: yaşlı bir dede ve torunu, Kim ve Jeanny filan. Her seferinde sana seçimini azıcık süsleyerek bir kaç satır yazı çıkartıyor. Öyle öyle gidiyor işte. Otomatik hikaye yazıcısı. Bana ilham veren bu oldu. Onları görünce yazmak kolay birşey gibi geliyor. Ben bunlardan yüz tane yazarım dedim. Daha bile güzelini yazarım. Ve nitekim başladım işte yazmaya.
Şimdi bu yazıyı sonlandırmalı. Gidip çalışmalı. Usul usul. Olduğu kadar. Ve bugün iyi birşeyler yapmış olduğunu düşünerek rüyalar alemine adım atmalı.
Etiketler:
oh happy days,
yazarlık
| Tepkiler: |
23 Kasım 2011 Çarşamba
Bir sonbahar akşamı yazısı.
İşte gene akşam oldu. Evimdeyim. Şu yukarıda görülen mutfak masasının üzerinden ulaşıyorum sizlere. Bir fincan filtre kahve ve sütlü çikolata eşliğinde hayatımın muhabirliğini yapıyorum. Keyfim yerinde. Çalıştım bugün. Derse gittim. Sonra Cumartesi günkü düğün için kıyafet ayarlamalarına giriştim. Bir tane uzun siyah elbise aldım. Üzerime denemedim hala. Dolaba astım. Herhalde üzerime olur diye umuyorum. Akşam yemeği uyduruktu. Ne yemek istediğime karar veremedim bir türlü. Lahmacun siparişi verebilirdim fakat besleyici olmazdı. Ben de kalmış mercimek yemeğiyle pilavı karıştırdım. Yemek bitince bilgisayardan maillerime baktım: yeni bir çeviri işi almışım. Beş sayfalık. Biraz teknik. Ama yetiştirebilirim Pazartesi'ne. Günün en önemli işlerini halletmiş oldum böylelikle. Tabii ki roman projesi böyle durumlarda arka plana itilmiş oluyor. Bu da canımı sıkıyor. Bir projem daha var, yapana kadar pek kimseye bahsetmek istemediğim. O da geri planda kalıyor. Bu ikisi için bir zaman çizelgesi oluşturmam lazım. Roman için zamana oturtmak zor ama bir çaresine bakmam gerekiyor. Yoksa seksen yaşımda hala hiçbir şey yazmamış olacağım. Zaten kırk bitti. Bu böyle kafama darbe almış gibi baygın baygın uykulardan bir kurtulabilsem. Belki herşeyin bir saati olsa: yatma saati, kalkma saati, yemek saati, kahvaltı saati. Fazla mı disiplin olur? Bir hafta deneyeyim ben bu işi.
Kahvem bitti. Birazdan bu yazıyı yayınlayıp hayatımın plan program işlerini sıraya sokmak üzere kırmızı üçlü koltuğa geçerim. Müziği açmadım bu akşam. Böyle daha güzel oluyor bazen. Perdeleri çekip birbaşıma kalmak. Küçük ışıkları yakmak. Sonbaharı seviyorum. Yapılacak işlerimin olmasını. Para kazanmayı. Hesap yapmayı. Haftasonu dostlarla buluşabilme ihtimalini. Yeğenimin telefonda bana öpücük gönderdiğini söylemesini. Üç hafta önce öğrettiğim cümleyi öğrencimin ben beklemediğim anda bana pat diye söylemesini.
Kahvem bitti. Birazdan bu yazıyı yayınlayıp hayatımın plan program işlerini sıraya sokmak üzere kırmızı üçlü koltuğa geçerim. Müziği açmadım bu akşam. Böyle daha güzel oluyor bazen. Perdeleri çekip birbaşıma kalmak. Küçük ışıkları yakmak. Sonbaharı seviyorum. Yapılacak işlerimin olmasını. Para kazanmayı. Hesap yapmayı. Haftasonu dostlarla buluşabilme ihtimalini. Yeğenimin telefonda bana öpücük gönderdiğini söylemesini. Üç hafta önce öğrettiğim cümleyi öğrencimin ben beklemediğim anda bana pat diye söylemesini.
Etiketler:
falan filan,
günlük,
oh happy days
| Tepkiler: |
14 Kasım 2011 Pazartesi
Zaman tüneli.
Nerelerden geldiğimi asla tahmin edemezsiniz. Yani nerelere gittiğimi. Tamam daha fazla süspens yaratmayıp söylüyorum: geçmişten geliyorum. Dört gündür yoldaydım, bugün döndüm. Biraz mecburi bir yolculuktu. Bazen sancılıydı, çokça şaşırtıcı ve öldürücü dozda duygulandırıcıydı. Dönüşümse muhteşem oldu. Gene bavullar ortalıkta. Gene ortalığı toplamam iki üç günü bulacak. Fakat nasıl hafifledim. Eski derisini üzerinden sıyırıp atan bir piton gibi hissediyorum kendimi. Gıpgıcır yeni postum var, ya!
O eve taşındığımızda sekiz yaşındaydım. Bu evime geldiğimdeyse otuz yedi. Arada dokuz yıl Fransa'da yaşadım fakat oradan taşıdıklarımı da annemin bugün kaldığı eve yığmıştım. Bu yeni evime taşındığımda ise bütün kalan eşyalarım kolilenmiş ve tavana kadar çıkan bir yığın halinde üstüste yığılmıştı. Üç yıldır bekliyorlardı onları ayıklayıp kaldırmamı. Kendi evimdeki atölye dediğim odayı düzenlemekle başladım. Şeffaf kutular satın aldım. Her kutuya bir işlev verdim. Orası toparlandı. Nefes aldığımı hissettim. Sonra da sıra en korkutucu olan kolileri halletmeye geldi. Ona da dört gün önce giriştim. En üstteki boyumun yarısı kadar olan koliden çok korkuyordum. İçi kitap ve ders notları dolu sanıyordum. Ezilip altında kalmaktan korkuyordum. Boş çıktı. Selofan kağıtlar vardı içinde. Her güne bir koli mottosuyla işe koyuldum. İlk gün işim bir saatte bitti. En zoru bugünküydü. Sonuncu. Bütün hayatım gözlerimin önünden ayrıntılarıyla tekrar geçti. Commodore 64'ün teypi, içinde oyun kasetiyle, 200 oyun vardı o kasetin içinde ve tepe tepe oynamıştık babam, abim ve ben. Her gün yeni oyunlar keşfederdik. Commodore 64'ün kendi ekranı yoktu, televizyona bağlardık. Abimin kabartmalı harflerle etiket yazmaya yarayan adını bilmediğim aparatı. Ne kadar değerliydi benim gözümde bir zaman onun o bantlarını harcamaya kıyamazdım. Bugün o bantları almaya kalksam satılmıyordur. Günlükler. Onbeş yaşımda yazmaya heveslendiğim ilk romanımın taslağı. Ortaokul fransızca ders kitapları. Hatta ders notları. Rousseau'nun Sosyal Kontratı. Parfümlerim. Suluboya takımlarım. Pastel boyalarım. Kardeşimin eskiz defteri ve çizimleri. Fransa'dan aldığımız ucuz bir yolluk. Mektuplar. Yüzlerce mektup. Sanki ömrüm mektup yazarak geçmiş sanırsın. Pullar. Özenle biriktirilmiş. Hatta pulların maşası. Çocukken bayıldığım mini boy kurşun kalemlerim, bir kürdandan biraz daha büyük. Yetmişli yıllarda babamın elime mikrofonu tutuşturup okulda öğrendiğim şarkıları şiirleri okuttuğu teyp. Müzik kasetleri. Kaç tane bilmiyorum. Bir tane David Hasselhoff kartpostalı. Bir tane imzalı Michael Douglas fotoğrafı. Fan klübünden istemiştim postayla gelmişti. Sene 1983 olmalı. Bir tane sony walkman. Radyolu. Çalışıyordur hala. Diğer teyplerle beraber çöplüğü boyladı fakat. Yetmişlerden kalan teypler ve commodore 64'ün teypiyle. Flash bellek yok o zaman tabii. Emektar walkmanim. Walkman'i pilsiz şebeke elektriğiyle çalıştırmak için adaptör.
Böyle böyle geçmiş toz gibi ortalığa yayıldı. Beni içine aldı. Birçok eşyayı çöpe attım. Kolilerce çöp çıktı. Bazen içim kıyıldı. Bazılarına kıyamadım. Üç senedir hiç eksikliğini duymadığım pul koleksiyonumu çöpe atamadım. Nereye koyacağımı bilmiyorum. Ama kıyabildiğim onca gereksiz yük sanki ruhumdan sıyrılıp evrene geri gitti.
Geçmişin eşyalarına bağlanmak geçmişe saplanıp kalmak demek. Geçmişte belki önemliydi. Fakat günü yaşayıp geleceğe yer açmak lazım. Çöpe giden onca eşya sanki beni geçmişten kopartıp taze başlangıçlara hazırladı. Terapilerde de geçmişi çok irdelemişimdir. ( İlaç ve reçeteler de çıktı) Geçmişte mi yaşayacaksın? Geleceğe mi yüzünü döneceksin. Bütün mesele bu. Atacaksın daha güzellerinin bunların yerine geleceğini düşünerek. O zaman hayat daha hafifliyor.
O eve taşındığımızda sekiz yaşındaydım. Bu evime geldiğimdeyse otuz yedi. Arada dokuz yıl Fransa'da yaşadım fakat oradan taşıdıklarımı da annemin bugün kaldığı eve yığmıştım. Bu yeni evime taşındığımda ise bütün kalan eşyalarım kolilenmiş ve tavana kadar çıkan bir yığın halinde üstüste yığılmıştı. Üç yıldır bekliyorlardı onları ayıklayıp kaldırmamı. Kendi evimdeki atölye dediğim odayı düzenlemekle başladım. Şeffaf kutular satın aldım. Her kutuya bir işlev verdim. Orası toparlandı. Nefes aldığımı hissettim. Sonra da sıra en korkutucu olan kolileri halletmeye geldi. Ona da dört gün önce giriştim. En üstteki boyumun yarısı kadar olan koliden çok korkuyordum. İçi kitap ve ders notları dolu sanıyordum. Ezilip altında kalmaktan korkuyordum. Boş çıktı. Selofan kağıtlar vardı içinde. Her güne bir koli mottosuyla işe koyuldum. İlk gün işim bir saatte bitti. En zoru bugünküydü. Sonuncu. Bütün hayatım gözlerimin önünden ayrıntılarıyla tekrar geçti. Commodore 64'ün teypi, içinde oyun kasetiyle, 200 oyun vardı o kasetin içinde ve tepe tepe oynamıştık babam, abim ve ben. Her gün yeni oyunlar keşfederdik. Commodore 64'ün kendi ekranı yoktu, televizyona bağlardık. Abimin kabartmalı harflerle etiket yazmaya yarayan adını bilmediğim aparatı. Ne kadar değerliydi benim gözümde bir zaman onun o bantlarını harcamaya kıyamazdım. Bugün o bantları almaya kalksam satılmıyordur. Günlükler. Onbeş yaşımda yazmaya heveslendiğim ilk romanımın taslağı. Ortaokul fransızca ders kitapları. Hatta ders notları. Rousseau'nun Sosyal Kontratı. Parfümlerim. Suluboya takımlarım. Pastel boyalarım. Kardeşimin eskiz defteri ve çizimleri. Fransa'dan aldığımız ucuz bir yolluk. Mektuplar. Yüzlerce mektup. Sanki ömrüm mektup yazarak geçmiş sanırsın. Pullar. Özenle biriktirilmiş. Hatta pulların maşası. Çocukken bayıldığım mini boy kurşun kalemlerim, bir kürdandan biraz daha büyük. Yetmişli yıllarda babamın elime mikrofonu tutuşturup okulda öğrendiğim şarkıları şiirleri okuttuğu teyp. Müzik kasetleri. Kaç tane bilmiyorum. Bir tane David Hasselhoff kartpostalı. Bir tane imzalı Michael Douglas fotoğrafı. Fan klübünden istemiştim postayla gelmişti. Sene 1983 olmalı. Bir tane sony walkman. Radyolu. Çalışıyordur hala. Diğer teyplerle beraber çöplüğü boyladı fakat. Yetmişlerden kalan teypler ve commodore 64'ün teypiyle. Flash bellek yok o zaman tabii. Emektar walkmanim. Walkman'i pilsiz şebeke elektriğiyle çalıştırmak için adaptör.
Böyle böyle geçmiş toz gibi ortalığa yayıldı. Beni içine aldı. Birçok eşyayı çöpe attım. Kolilerce çöp çıktı. Bazen içim kıyıldı. Bazılarına kıyamadım. Üç senedir hiç eksikliğini duymadığım pul koleksiyonumu çöpe atamadım. Nereye koyacağımı bilmiyorum. Ama kıyabildiğim onca gereksiz yük sanki ruhumdan sıyrılıp evrene geri gitti.
Geçmişin eşyalarına bağlanmak geçmişe saplanıp kalmak demek. Geçmişte belki önemliydi. Fakat günü yaşayıp geleceğe yer açmak lazım. Çöpe giden onca eşya sanki beni geçmişten kopartıp taze başlangıçlara hazırladı. Terapilerde de geçmişi çok irdelemişimdir. ( İlaç ve reçeteler de çıktı) Geçmişte mi yaşayacaksın? Geleceğe mi yüzünü döneceksin. Bütün mesele bu. Atacaksın daha güzellerinin bunların yerine geleceğini düşünerek. O zaman hayat daha hafifliyor.
1 Kasım 2011 Salı
Anne biz terörist miyiz?
Annenin boyun fıtığı şikayeti vardı. Doktor arkadaşıma muayene olmaya gelmişti. Ben de hasbel kader orada bulunuyordum. Mutfakta. Çay içiyorduk. Laf lafı açtı. Ermeni olduğum lafın arasına sıkıştı. Onlar da Doğulu'ydu. Tam olarak Zaza. Zaza diye etnik bir grubun varlığını ben Murathan Mungan'dan bilirdim, bir de Mıgırdiç Margosyan'ın kitaplarından. Yoksa bilmezdim. Çektikleri zorlukları anlattılar. Benim Fransa'da Türk olarak yaşadıklarımla birebir örtüşüyordu. Evet, ben Türkiye'de Ermeni, Fransa'da Türk'tüm. Karışık biraz. Mesele o değil. Mesele şu: içim burkuldu. En çok da kızının hikayesine: bir gün sokaktan ağlayarak gelmiş.
- Kızım niye ağlıyorsun?
- Anne çocuklar benimle oynamak istemiyor.
- Neden kızım?
- Çünkü biz Kürtmüşüz, teröristmişiz. Anne çocuklar doğru mu söylüyor? Biz adam mı öldürüyoruz?
Biliyorum bu ülkede çocuklarına, "Kürt çocuklarıyla oynama" demeyen de var, ama dokunuyor işte. Çünkü ben o kızın yaşlarındayken, Asala diye bir terör örgütü vardı ve habire bir yerleri bombalardı, ya da Türk elçiliklerine saldırı düzenlerdi, ve o günlerde okuduğum "gazete" ( çocukken her gün gazete okurdum), ilk sayfaya manşet olarak en koca harflerle: Yine Ermeni terörü! yazardı. Sanki ben adam vuruyormuşum gibi.
Biliyorum havanda su dövüyorum. Blogumu okuyup, bloglarında dolaştığım insanlar beni üzmez. Benim amacım da onları üzmek değil. Mesele Türk-Ermeni-Kürt-Fransız meselesi de değil, bunu anlayacak kadar büyüdüm artık. Ama bazı yaralar var işte, izi geçmiyor.
- Kızım niye ağlıyorsun?
- Anne çocuklar benimle oynamak istemiyor.
- Neden kızım?
- Çünkü biz Kürtmüşüz, teröristmişiz. Anne çocuklar doğru mu söylüyor? Biz adam mı öldürüyoruz?
Biliyorum bu ülkede çocuklarına, "Kürt çocuklarıyla oynama" demeyen de var, ama dokunuyor işte. Çünkü ben o kızın yaşlarındayken, Asala diye bir terör örgütü vardı ve habire bir yerleri bombalardı, ya da Türk elçiliklerine saldırı düzenlerdi, ve o günlerde okuduğum "gazete" ( çocukken her gün gazete okurdum), ilk sayfaya manşet olarak en koca harflerle: Yine Ermeni terörü! yazardı. Sanki ben adam vuruyormuşum gibi.
Biliyorum havanda su dövüyorum. Blogumu okuyup, bloglarında dolaştığım insanlar beni üzmez. Benim amacım da onları üzmek değil. Mesele Türk-Ermeni-Kürt-Fransız meselesi de değil, bunu anlayacak kadar büyüdüm artık. Ama bazı yaralar var işte, izi geçmiyor.
29 Ekim 2011 Cumartesi
Keyif.
Şu an keyfin doruklarındayım. 2 saatlik yürüyüşten dönüyorum. Hızlı tempo gezinti desek şuna. Bana angarya olmadığını yürüyüşün kendisini sevdiğimi anlatabilmek adına. Son yarım saat yorgunluğu hissettim yine de. Yılmadım, yılamazdım. Otobüs durağını geçmiştim.Taksiye binmek istesem mümkün değildi çünkü trafik akışının ters yönündeydim. Mecburen yürüyecektim. Yolda gelirken evin bir iki eksiğini tamamladım. Bir tanesi duş jeliydi. Bir tanesi de kakao ve kabartma tozu. Eve vardım. İlk yorgunluğu üzerimden atar atmaz, buharlı duşa girdim. Ve burası reklam gibi olacak ama kesinlikle başka bir duş jelinde bu etkiyi hissetmedim: Palmolive Hamam Detox. Hafif nane rayihalı. O nasıl bir gevşemedir, nasıl kendini arınmış ve bakımlı hissetmektir. Şiddetle tavsiye ederim. Güzel bir yorgunluğun üzerine, güzelcene sıcacık suların altına atın kendinizi.
Şimdi rahat ev kıyafetlerimi giymiş, koltukta uzanıyorum. Kucağımda bilgisayar. Bacak kaslarım hala biraz sızlıyor. Spor salonuna da hala karar verebilmiş değilim. Hangisine gideyim diye. Yolda giderken dedim bari bir taşla iki kuş vurayım, hikayeyi düşüneyim. Letafet apartmanı diye bir apartman gözüme çarptı. Bir hikaye apartmanı gibi duruyordu sanki adı. Oradan bir hikayenin ilk cümlesini türettim. Fakat devamı yok. Henüz. Şimdiyse bana başka şeyler çağrıştırıyor: Letafet hanım'ı.
Letafet hanım üzerine ipek sabahlığını giydi ve perdenin tülünü araladı. Karşı kaldırımın köşesinde duran arabadan genç ve zarif bir kadın elinde bavullarla iniyordu. Kadın kafasını kaldırıp ona baktı. Letafet hanım işlemeli mendili ile ona bir işaret yaptıktan sonra pencerenin önünden çekildi, iki saat önce hazırlanmış kahvaltı sofrasını kısaca son bir defa teftiş ettikten sonra kapının yanında kızını beklemeye koyuldu. Karşısındaki antika aynada hayatın yüzüne çizdiği çizgileri izliyordu.
Letafet hanım'ı bir kenara bırakıp, akşam yemeği hazırlıklarına girişmem lazım. Hala evin bazı eksikleri var. Saçlarımı kurutup, çıkıp alayım bari.
Şimdi rahat ev kıyafetlerimi giymiş, koltukta uzanıyorum. Kucağımda bilgisayar. Bacak kaslarım hala biraz sızlıyor. Spor salonuna da hala karar verebilmiş değilim. Hangisine gideyim diye. Yolda giderken dedim bari bir taşla iki kuş vurayım, hikayeyi düşüneyim. Letafet apartmanı diye bir apartman gözüme çarptı. Bir hikaye apartmanı gibi duruyordu sanki adı. Oradan bir hikayenin ilk cümlesini türettim. Fakat devamı yok. Henüz. Şimdiyse bana başka şeyler çağrıştırıyor: Letafet hanım'ı.
Letafet hanım üzerine ipek sabahlığını giydi ve perdenin tülünü araladı. Karşı kaldırımın köşesinde duran arabadan genç ve zarif bir kadın elinde bavullarla iniyordu. Kadın kafasını kaldırıp ona baktı. Letafet hanım işlemeli mendili ile ona bir işaret yaptıktan sonra pencerenin önünden çekildi, iki saat önce hazırlanmış kahvaltı sofrasını kısaca son bir defa teftiş ettikten sonra kapının yanında kızını beklemeye koyuldu. Karşısındaki antika aynada hayatın yüzüne çizdiği çizgileri izliyordu.
Letafet hanım'ı bir kenara bırakıp, akşam yemeği hazırlıklarına girişmem lazım. Hala evin bazı eksikleri var. Saçlarımı kurutup, çıkıp alayım bari.
Etiketler:
günlük,
oh happy days,
yazarlık
| Tepkiler: |
16 Ekim 2011 Pazar
Evdeyim.
Bugün Pazar. Dışarda yağmur çiseliyor. Çamaşır makinesinde çamaşırlar dönüyor. Bir saat önce evin temizliğini yaptım, sonra da salonun ortasında duran takı malzemelerini atölye dediğim odaya götürdüm. Oraya bir el atmam lazım, çok dağınık ve dolayısıyla kullanışsız. Bilgisayardan hafif bir müzik dinliyorum. Bal Sultan'ın bugünkü yazısında bahsettiği radyo Voyage. Güzel bir müzik. Kafa ütülemiyor. Bugünkü Radikal'de yağmurla iyi giden müziklerin listesini buldum. Hevesle hemen youtube'dan dinledim. Fakat hüsrana uğradım: hiçbirini beğenmedim.
Kitap çevirisinde ikinci işi almadım. Fransız klasiklerini kakalamak istediler bana. Birinci verdikleri kitabı çevirmek dört ayımı aldı. Tam gün, haftada altı gün, günde sekiz-on saat mesai. İkincide Sefilleri teklif ettiler. Şaka mı yapıyorsunuz dedim. Yoo dedi kız. Dedim siz bana hani gençlik kitapları verecektiniz? Onlar ingilizceymiş. Sefiller kim bilir kaç cilt. Çok ağır bir dili var. Sıkıcı. Yapamayacağım dedim. Şu anda başka planlarım var. Ama bahsetmek için henüz çok erken. Olup olmayacağından da şüpheliyim. Bakalım.
Bu arada blogum altıncı yılını doldurmuş. İlk yazılarıma bir göz attım. O zaman annemlerle yaşıyordum ve depresyon yakamı bırakmıyordu. Şimdi kendi evimdeyim ve depresyon bir yerlerde bana yetişemedi, sanki ben koştum gittim. Sonra ben blogu açar açmaz Attila İlhan vefat etmiş. Onunla ilgili yazmışım.
Geçenlerde eski kağıtları ayıkladım. Birçok amacıma erişmişim fakat iki şeyi gerçekleştirememişim, kendi işimi kurmak ve roman yazmak. Roman üzerine çalışmışım. İki koca dosya var. Bir fırsatını bulup onların içindekileri de elden geçireceğim. Haziran'dan bu yana birşey yazabilecek zamanım yoktu. Fakat şimdi...Tabii ki önce işimi oturtmak istiyorum, ama şunu da biliyorum kendi adıma. Bir süre belirlemem lazım. Çeviride son tarih muğlak oldukça işi savsaklamaya başlamıştım. Romanda süre belirlemek daha zor çünkü satır satır yazılan bir şey değil roman. Karakterleri geliştireceksin, olay örgüsü filan. Kısa hikayenin bendeki süresi bir hafta mesela, o kolay. Bir öyküyü bir haftada yazabiliyorum. Sadece öykü yazmak beni heyecanlandırmıyor. Roman yazmak heyecanlandırıyor. Frankfurt kitap fuarının haberi vardı geçenlerde. İzlanda dili yeryüzünde topu topu 350 000 kişi tarafından konuşuluyormuş fakat her yıl 2.5 milyon kitap satılıyormuş orada. İki kişiden birinin yazar olduğu ülke diyorlarmış kendilerine. Hem yazıyorlar hem okuyorlar.
Yazıya ara verdim. Makinenin içindekileri serdim kurusun diye. Sonra kupkuru bir simit vardı kaç günlük, bir yerde okuduğum bir yöntemle taptaze bir simit haline getirdim onu. Kaşar peyniri ve beyazla yedim. Yanında sütlü neskafe. Müzik aynı. Bu pazar böyle evde geçiyor işte. İlerki günlerde spor salonun kaydımı yaptırabilirsem, o zaman belki daha hareketli geçer.
Dün akşam Woody Allen'ın filmine gittim. Midnight in Paris. Sanırım şimdiye kadar gördüğüm Woody Allen filmlerinin içinde en beğendiğim buydu. Daha doğrusu şimdiye kadar tek beğendiğim Woody Allen filmi demeliyim. Görsellik tastamam. Hikaye de iyi yedirilmiş. Sadece başrol oyuncusu bir Woody Allen gibi konuşuyordu, çok irkiltici buldum. Kendisi yaşından dolayı oynayamamış yerine bir oyuncuya kendi tarzını copy paste ettirmiş. Gittiğime pişman olmadım, paramın karşılığını aldım, fakat o kadar. Bir pazar akşamı, bu yağmurlu havada hafif ve eğlenceli bir filme gitmek istiyorsanız Midnight in Paris'i tavsiye edebilirim.
Şimdi elime Saf ve Düşünceli Romancı'yı alacağım. Tatilde yanımda götürdüm hala bitmedi. Bitmesini istemediğimden biraz da. Okumak için can atıp bir yandan da kıyamadığım bir deneme yazarı daha var: Paul Graham. Onun da bir yazısının çıktısını almışım, saklamışım. Tekrar okuduğumda onun hakkında daha çok şey bilmek istedim. Araştırdım. Karşıma şunlar çıktı. Lise öğrencilerine hayatla ilgili tavsiyeler veriyordu benim sakladığım makalede. Fakat Hackers and Painters isimli kitabında (ODTÜ yayıncılıktan çıkmış okumak isteyenlere duyurulur) içinde servet nasıl edinilir diye bir denemesi varmış okumadım ama merak ediyorum.
Etiketler:
falan filan,
günlük,
oh happy days,
yazarlık
| Tepkiler: |
9 Ekim 2011 Pazar
Uzundur yazmıyordum. Hatta ağız tadıyla yazmadığım daha da uzundur. Hiçbir sorumluluğum yok şu an. Çevirim bitti. Parasını bilem ödediler. Dört ay ağır çalışmışım yeni fark ediyorum. Bırakınca anlaşıldı. Evet ev işleri bitmez. Ama sırt çevirilebilir. Bir aciliyeti yok sonuçta. Bavulum salonun ortasında içinde tatilden kalma eşyalar. Tatile gittim çeviriyi teslim eder etmez. Altı gün tam tadında bırakıp geri geldim. Yüzdüm güneşlendim, bronzlaştım. Senelerdir denize girmiyordum. Yüzme tarzım değişmiş. Böyle sanırsın bir yerden vahiy geldi, kendimi daha stil yüzerken buldum. O yüzden dönüşte de yüzmeye karar verdim. Havuz araştırdım. Bir tane spor kulübü buldum. Bana bir metro durağı mesafesinde. Pek lüks. Biraz kazık dolayısıyla. Bir tane daha var daha yakın, daha cafcafsız ve daha hesaplı. Fakat saatleri daha kısıtlı olduğu için daha hesaplı. Pazarlık yapmayı öğrenemedim bir türlü. Sevgilim benim yerime pazarlık yapacakmış. Öyle diyor. Fiyatları aşağı çekeceklerine inanmamakla beraber umutla bekliyorum.
Tekrar gazete okumaya başladım yıllardan sonra. Bu hafta iki defa aldım mesela. Çocukken her gün okurdum. Gazetelerin yazı dili her ne kadar gevşediyse de gene de okudukça yazımın beslendiğini hissediyorum.
Başka önemli bir yenilik, sabah kalkış saatlerim. Tatilde alıştım saat sekiz-sekiz buçukta uyanmaya. Gece on buçuk dedin mi uykum geliyor. Onbir buçuğa kadar yatmış oluyorum.
Sabah kalksam, çayımı demlesem, eşofmanlarımı giysem, çay demlenirken gazetemi alsam, gelsem kahvaltımı etsem, gazetemi okusam, kalksam spor kulübüne gitsem, yarım saat yüzsem, bir saat yürüsem, duşumu alsam, yazımı yazsam...Saat öğlen olur be...Sanki emekli hayatı sürüyorum. Ne zaman çalışıcam? Ne zaman para kazanıcam? Aman üf bilmiyorum.
Bu akşam TRT1'de Benjamin Button'un tuhaf hayatı var saat 9.00'da. Onu izleyip yatıp uyurum herhalde. Pek ilhamlı bir yazı olmadı. Oysa ne güzel yağmur yağmıştı bugün. Neler neler yazacak gibiydim. Bir tatil fotoğrafı bile koymadım. Belki ilerleyen günlerde.
Tekrar gazete okumaya başladım yıllardan sonra. Bu hafta iki defa aldım mesela. Çocukken her gün okurdum. Gazetelerin yazı dili her ne kadar gevşediyse de gene de okudukça yazımın beslendiğini hissediyorum.
Başka önemli bir yenilik, sabah kalkış saatlerim. Tatilde alıştım saat sekiz-sekiz buçukta uyanmaya. Gece on buçuk dedin mi uykum geliyor. Onbir buçuğa kadar yatmış oluyorum.
Sabah kalksam, çayımı demlesem, eşofmanlarımı giysem, çay demlenirken gazetemi alsam, gelsem kahvaltımı etsem, gazetemi okusam, kalksam spor kulübüne gitsem, yarım saat yüzsem, bir saat yürüsem, duşumu alsam, yazımı yazsam...Saat öğlen olur be...Sanki emekli hayatı sürüyorum. Ne zaman çalışıcam? Ne zaman para kazanıcam? Aman üf bilmiyorum.
Bu akşam TRT1'de Benjamin Button'un tuhaf hayatı var saat 9.00'da. Onu izleyip yatıp uyurum herhalde. Pek ilhamlı bir yazı olmadı. Oysa ne güzel yağmur yağmıştı bugün. Neler neler yazacak gibiydim. Bir tatil fotoğrafı bile koymadım. Belki ilerleyen günlerde.
Etiketler:
falan filan,
günlük
| Tepkiler: |
14 Eylül 2011 Çarşamba
Yazmayacaktım fakat dayanamıyorum. Gidip yatacaktım. Bir saat önce. İnternete takıldım. Bloglar arası dolandım. Eskisi kadar sık internette değilim artık. Offline hayatım eşit ağırlıkta şu sıralar. Her gün yazacak malzeme var oysa. Yazılamadan günler geçiyor. Çeviri yavaşladı. Bugün iki cümle çevirdim. Hepi topu o kadar. Seksen sayfa kaldı.
*************************************
Leylak dalı bir gün bana Muhsin Bey'i tavsiye etmişti. Daha geçen gün aklımdaydı. DVD'cime sipariş verdirecektim. Bu akşam yemek hazırlarken tesadüfen TRT1 yayınında yakaladım. Kaçırmak olur mu? Yemek yerken izledim. Yavuz Turgul yönetmiş. Herkes bana çok kızacak ama ben Şener Şen'in oyunculuğunu beğenmiyorum. Uğur Yücel ne kadar inandırıcıysa Şener Şen inandırmıyor. Hala karşımda jilet reklamında oynayan adam oynuyor sanki. Sanki beynine darbe yemiş de sağ kalmış bir karakteri çıkartıyor ortaya. I-ıh. Cık. Umduğum gibi çıkmadı film. Kötü de değil. Eli yüzü düzgün. Ama ben başka bir şey bekliyordum. Şaşırtsın isterdim. Hatta bir şiir gibi çarpsın.
***************************************
Bugün bankadaydım birtakım zorunluluklardan dolayı. Orada bizim hesaplarla ilgilenen bir memur kadın vardı. Saçlarını sarıya boyatmış, çok düzgün bir topuzla başında toplamıştı. Sade ve dar kesimli elbisesiyle iddiasız fakat bakımlı bir şıklığı vardı. Güleryüzlüydü. Bir bankacı laubaliliğe kaçmadan ne kadar sıcak olabilirse o kadar sıcaktı. Topuzuna takıldım, kuaförde yapılmış gibi duruyordu fakat sabah evden çıkmadan kendi yapmış olmalı diye düşündüm. Ve işte o "şey" oldu. Malum oldu. Bana bazen öyle oluyor. İnsanların hayatları bana malum oluyor. İşe girişi, bir sene sonra evlenmesi, hamileliği, doğumu, çocuğun büyümesinin evreleri. Bu sabah evden çıkmadan önce hazırlanışı, bir taraftan çocuğa kahvaltıyı verirken, üzerini giyinmesi, evinin ve hayatının düzeni. Bizim hesaplarla ilgileniyor ama ben onu belki ikinci kere görüyorum, hakkında bir şey bilmiyorum yani. İlkinde de bir kağıt imzaladım çarçabuk ve çıktım.
Sonra annem oğlunu sordu ona. İkiye geçmiş. Hiç şaşırmadım. Tabii ki insanlar genelde çocuk yapıyor, bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok.
O, benim tersime, hayattan makul beklentileri olan ve onları gerçekleştirebilmiş kendine göre başarılı bir insan gibi gözüktü gözüme. Kendimle kıyasladım. Yaşıt gibiydik. Belki benden genç. Bugün bunlara sahip olabilmek için (düzenli bir gelir, bir aile) onsekiz yaşında bunları istemeli bir insan. Oysa ben onsekiz yaşımda, peee...
Takılırım ben bazı insanlara. Tüm hayatlarını düşünürüm. Bazen topuzdaki bir kaç minik kelebek tokadan bir hayat çıkarımı yaparım.
Çok kıyaslıyorum kendimi başkalarıyla. Oysa her insan kendi yolundan gidiyor. Bazıları sürüye katılıyor. Bazıları kafalarına göre özgür takılıyorlar, kurt kapıyor. E kendi düşen de ağlamaz hesabı. Kıyaslamiyim diyorum gene kıyaslıyorum. Oysa einmal ist keinmal. Ama herkes einmal. (Aman yarabbi, az önce bir fiskeyle, perdenin üzerinde göz hizamda duran bir sivrisineği katlettim!)
***************************************
Filmin en beğendiğim sahnesi, en dahiyane anlatımı buydu bence: "yalnızım dostlarımı", Muhsin bey yaşamışken Ali Nazik'in söylemesi.
*************************************
Leylak dalı bir gün bana Muhsin Bey'i tavsiye etmişti. Daha geçen gün aklımdaydı. DVD'cime sipariş verdirecektim. Bu akşam yemek hazırlarken tesadüfen TRT1 yayınında yakaladım. Kaçırmak olur mu? Yemek yerken izledim. Yavuz Turgul yönetmiş. Herkes bana çok kızacak ama ben Şener Şen'in oyunculuğunu beğenmiyorum. Uğur Yücel ne kadar inandırıcıysa Şener Şen inandırmıyor. Hala karşımda jilet reklamında oynayan adam oynuyor sanki. Sanki beynine darbe yemiş de sağ kalmış bir karakteri çıkartıyor ortaya. I-ıh. Cık. Umduğum gibi çıkmadı film. Kötü de değil. Eli yüzü düzgün. Ama ben başka bir şey bekliyordum. Şaşırtsın isterdim. Hatta bir şiir gibi çarpsın.
***************************************
Bugün bankadaydım birtakım zorunluluklardan dolayı. Orada bizim hesaplarla ilgilenen bir memur kadın vardı. Saçlarını sarıya boyatmış, çok düzgün bir topuzla başında toplamıştı. Sade ve dar kesimli elbisesiyle iddiasız fakat bakımlı bir şıklığı vardı. Güleryüzlüydü. Bir bankacı laubaliliğe kaçmadan ne kadar sıcak olabilirse o kadar sıcaktı. Topuzuna takıldım, kuaförde yapılmış gibi duruyordu fakat sabah evden çıkmadan kendi yapmış olmalı diye düşündüm. Ve işte o "şey" oldu. Malum oldu. Bana bazen öyle oluyor. İnsanların hayatları bana malum oluyor. İşe girişi, bir sene sonra evlenmesi, hamileliği, doğumu, çocuğun büyümesinin evreleri. Bu sabah evden çıkmadan önce hazırlanışı, bir taraftan çocuğa kahvaltıyı verirken, üzerini giyinmesi, evinin ve hayatının düzeni. Bizim hesaplarla ilgileniyor ama ben onu belki ikinci kere görüyorum, hakkında bir şey bilmiyorum yani. İlkinde de bir kağıt imzaladım çarçabuk ve çıktım.
Sonra annem oğlunu sordu ona. İkiye geçmiş. Hiç şaşırmadım. Tabii ki insanlar genelde çocuk yapıyor, bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yok.
O, benim tersime, hayattan makul beklentileri olan ve onları gerçekleştirebilmiş kendine göre başarılı bir insan gibi gözüktü gözüme. Kendimle kıyasladım. Yaşıt gibiydik. Belki benden genç. Bugün bunlara sahip olabilmek için (düzenli bir gelir, bir aile) onsekiz yaşında bunları istemeli bir insan. Oysa ben onsekiz yaşımda, peee...
Takılırım ben bazı insanlara. Tüm hayatlarını düşünürüm. Bazen topuzdaki bir kaç minik kelebek tokadan bir hayat çıkarımı yaparım.
Neler gördüm neler
Geldi başıma
Düşe kalka geldim
Ben bu yaşıma
Çok kıyaslıyorum kendimi başkalarıyla. Oysa her insan kendi yolundan gidiyor. Bazıları sürüye katılıyor. Bazıları kafalarına göre özgür takılıyorlar, kurt kapıyor. E kendi düşen de ağlamaz hesabı. Kıyaslamiyim diyorum gene kıyaslıyorum. Oysa einmal ist keinmal. Ama herkes einmal. (Aman yarabbi, az önce bir fiskeyle, perdenin üzerinde göz hizamda duran bir sivrisineği katlettim!)
***************************************
Filmin en beğendiğim sahnesi, en dahiyane anlatımı buydu bence: "yalnızım dostlarımı", Muhsin bey yaşamışken Ali Nazik'in söylemesi.
Etiketler:
falan filan,
günlük,
su gibi akıp gider zaman
| Tepkiler: |
21 Ağustos 2011 Pazar
Uzun zamandır ilk defa böyle karamsarım. Saat gecenin bir körü. Belki sahura kalkanlar uyanıktır. Ben de işte ayaktayım. Daha somut yalnızlıklar yaşadım. Köpek gibi bir başıma kaldım. Şimdi bu ne? Tam da kırk yaş ne güzelmiş keşke daha erken gelseymiş diye söylenirken bir yandan. Bu kapkara bulutlar neyin nesi? Ailevi birtakım sıkıntılar var. Herhalde odur. Muhtemelen o.
Ama işte kendimi ortada kalmış gibi hissediyorum. Uyku düzenim kalmadı. Keyfe keder yaşamaktan. Aklımda binbir düşünce kopuk kopuk. Nerdeyiz, ne yapıyoruz? Hiçbirimiz bilmiyoruz. Oysa yarın simitçi simit satmaya devam edecek, manav meyveleri satacak. "Nerdeyiz ne yapıyoruzu" bilmeden de yürüyor bu işler. Hatta daha iyi yürüyor. Benim gibi yıldızları seyredenlerden çıkar arızalar hep. O yıldızların belki de artık sönmüş olduklarını düşünenlerden. Bunları bilmeden yaşadı insanoğlu çağlar boyunca. Gerçekliği hayatta kalmaya odaklıydı. Bir de arada benim gibi arızalar varmış ki, yıldızları merak etmişler, dünya düz değil demişler. Kıyamet kopmuş. Kopar. Şimdiyse kimse tınmıyor. Dünya düz değil. İlkokulda öğreniyorlar. Sonra alışıyorlar.
Aman be okur, birşey demeye çalışmıyorum. Öyle içimi dökmeye geldim. Kendi kendime yazıyorum burda. Sen de işte teknoloji meknoloji erişiyorsun düşüncelerime. Pek kayda değer bir şey yok, bakma. Uykum kaçtı. Bugün toplamda on altı saat filan uyudum ondandır. Akşam sekiz kilometre yürüdüm.
Karamsar fikirlerim var hayata dair. Oysa elim ayağım tutuyor, buna hakkım yok. Geçer zaten. Canım kurabiye çekti. Hurma var. Yesem. Yatsam. Yatmak istemiyorum. Otursam, o zaman mülksüzleri okusam.
Ama işte kendimi ortada kalmış gibi hissediyorum. Uyku düzenim kalmadı. Keyfe keder yaşamaktan. Aklımda binbir düşünce kopuk kopuk. Nerdeyiz, ne yapıyoruz? Hiçbirimiz bilmiyoruz. Oysa yarın simitçi simit satmaya devam edecek, manav meyveleri satacak. "Nerdeyiz ne yapıyoruzu" bilmeden de yürüyor bu işler. Hatta daha iyi yürüyor. Benim gibi yıldızları seyredenlerden çıkar arızalar hep. O yıldızların belki de artık sönmüş olduklarını düşünenlerden. Bunları bilmeden yaşadı insanoğlu çağlar boyunca. Gerçekliği hayatta kalmaya odaklıydı. Bir de arada benim gibi arızalar varmış ki, yıldızları merak etmişler, dünya düz değil demişler. Kıyamet kopmuş. Kopar. Şimdiyse kimse tınmıyor. Dünya düz değil. İlkokulda öğreniyorlar. Sonra alışıyorlar.
Aman be okur, birşey demeye çalışmıyorum. Öyle içimi dökmeye geldim. Kendi kendime yazıyorum burda. Sen de işte teknoloji meknoloji erişiyorsun düşüncelerime. Pek kayda değer bir şey yok, bakma. Uykum kaçtı. Bugün toplamda on altı saat filan uyudum ondandır. Akşam sekiz kilometre yürüdüm.
Karamsar fikirlerim var hayata dair. Oysa elim ayağım tutuyor, buna hakkım yok. Geçer zaten. Canım kurabiye çekti. Hurma var. Yesem. Yatsam. Yatmak istemiyorum. Otursam, o zaman mülksüzleri okusam.
9 Ağustos 2011 Salı
İnsanlık halleri.
Geçen gün Bal Sultan ve Kunegond ile buluşup Hakan Günday'ın Istanbul Modern'deki söyleşisine gittik. Kızlar bir kaç kitabını okumuş ben okumamıştım. Aslında sırf konu edebiyat ve uzun zamandır görmediğim dostlarımı göreceğim diye gittim oraya. Toplantı kalabalıktı. Dolu dolu konuştu yazar. Sonrasında bize başka tanıdıklar da katıldı, ve beraber yemek yedik. Keyifli bir akşam geçirdim. İlk fırsatta Hakan Günday'ın Kinyas ve Kayra'sını okumaya karar verdim. Yazarın aslında, söyleşi sırasında beni en çok ilgilendiren, yazma süreci ile ilgili de sorular soruldu. Ve kaç gündür kafamda dönen şu soru kaldı söyleşiden geriye: insanlığın hangi halini anlatmak istiyorsunuz? Ona bir karar verin.
Çeviriye bir süre için ara verdim. Tatil de denebilir. İçimde bir hikaye dürtüsü. Tatilim yetmez bir roman yazmaya. Hikaye de beni kesmez. İnsanlığın hallerini düşünüyorum. Anlatılacak onlarca hikaye okunacak onlarca kitabı düşünüyorum. Bir ege kasabasına yerleşip, domates, biber ekip, bir yandan çevirilerimi evden yapıp, bir yandan da kitaplarımı yazmayı düşünüyorum. Hayaller, hayaller.
Çeviriye bir süre için ara verdim. Tatil de denebilir. İçimde bir hikaye dürtüsü. Tatilim yetmez bir roman yazmaya. Hikaye de beni kesmez. İnsanlığın hallerini düşünüyorum. Anlatılacak onlarca hikaye okunacak onlarca kitabı düşünüyorum. Bir ege kasabasına yerleşip, domates, biber ekip, bir yandan çevirilerimi evden yapıp, bir yandan da kitaplarımı yazmayı düşünüyorum. Hayaller, hayaller.
Etiketler:
yazarlık
| Tepkiler: |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)